Son Dakika


İYİ PARTİ’DEN ADD KESTEL ŞUBESİNE ZİYARET
ŞAHİN “Üyenin sözünün değerli olduğu bir parti kültürü yaratacağız”
Bursa da 1126 personel, 439 araç görev başında
Eğitim İş Bursa Şubesi “Eğitimde şiddete boyun eğmeyeceğiz”
TKP: Halk TV’ye atanan kayyum iç ve dış politikada süren çaresizliğin son göstergesi, kontrolü kaybettiler
Bursa Büyükşehir Belediyesinden kış öncesi alt yapı mesaisi
Bir ülkenin ekonomik dinamikleri, sadece rakamlar ve grafiklerden ibaret değildir; aynı zamanda o ülkedeki adalet, şeffaflık ve liyakat anlayışının da bir aynasıdır. Son yıllarda Türkiye’de en çok tartışılan, toplumun farklı kesimlerinde derin yankı uyandıran konuların başında hiç şüphesiz “kamu kaynaklarının kullanımı” geliyor. Geniş kitlelerin geçim mücadelesi verdiği, enflasyonun ve hayat pahalılığının günlük yaşamı zorlaştırdığı bir dönemde, gözler doğal olarak gücü elinde bulunduran siyasi iradeye ve onun etrafında şekillenen ekonomik aktörlere çevriliyor.
Bir ülkede yolsuzluk iddialarının varlığından daha vahim olan durum, bu iddialar karşısında kamu otoritesinin somut, şeffaf ve tatmin edici bir reaksiyon göstermemesidir. Normal işleyen bir demokraside en ufak bir şüphe bile bağımsız yargıyı, meclis denetimini ve idari soruşturmaları harekete geçirmeye yeterken, Türkiye’de uzun süredir devam eden derin bir sessizlik hakim.
Hükümetin rahatlıkla sessiz kalabilmesinin en büyük kurumsal güvencesi, yargı sisteminin üzerindeki siyasi vesayettir. Savcıların kendiliğinden harekete geçme yetkisi, pratikte siyasi bariyerlere takılmaktadır. Ciddi yolsuzluk ve rüşvet iddialarını araştırmak isteyen hukuk insanlarının görev yerlerinin değiştirilmesi veya meslekten ihraçla karşı karşıya kalması, yargı mekanizmasında bir “korku” iklimi yaratmıştır. Yargı, suçluyu ortaya çıkaran bir mekanizma olmaktan çıkıp, iktidarın çizdiği sınırların dışına taşmayan, statükoyu koruyan bir araca dönüştürülmüştür. Bu durum, iddiaların hukuki bir süreçle aydınlatılmasını imkansız kılmaktadır.
Denetimden kaçırılan her kuruş, şeffaf olmayan ihalelerle belirli çevrelere aktarılan her kaynak; çarşıda, pazarda halkın karşısına yüksek enflasyon, eriyen maaşlar ve ağır vergi yükleri olarak çıkmaktadır. Bir tarafta kamusal zenginliğin pervasızca paylaşılırken, diğer tarafta geniş kitlelerin en temel insani ihtiyaçlarına ulaşmakta zorlandığı bir yoksullaşma süreci yaşanmaktadır. Yolsuzluğa karşı gösterilmeyen refleks, sokaktaki vatandaşın refahından, geleceğinden ve adalet duygusundan çalınanların meşrulaştırılmasına hizmet etmektedir. Nihayetinde bu sessizlik, sadece bir yönetim zafiyeti değil, toplumsal vicdanda açılan ve tamiri nesiller boyu sürecek derin bir yaradır.
2018 yılında hayata geçirilen Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi, “hızlı karar alma” vaadiyle devletin tüm karar mekanizmalarını tek bir merkezde toplanmıştır.
Gücün tek bir odakta toplanması, o odağın onaylamadığı hiç bir hukuki veya idari sürecin başlayamaması demektir. Dolayısıyla, sistemin kendisi yolsuzluklara karşı yapısal bir koruma kalkanı ve sessizlik sarmalı üretmektedir.
Netice itibarıyla, bir ülkenin kaynakları o ülkede yaşayan her bir yurttaşın ortak hakkıdır. Siyasi gücü elinde bulunduranların, bu kaynakları toplumun genel refahı yerine belirli çevrelerin zenginleşmesi için kullandığı algısı veya gerçeği, toplumsal sözleşmeyi derinden yaralamaktadır. Türkiye’nin bu sarmaldan çıkabilmesinin yegane yolu; tam anlamıyla şeffaf, denetlenebilir, hukukun üstünlüğüne dayalı ve liyakati esas alan bir yönetim anlayışının yeniden tesis edilmesidir. Aksi takdirde, kaybeden sadece bugünün nesilleri değil, ülkenin geleceği olacaktır.
İLGİNİZİ ÇEKEBİLECEK DİĞER KÖŞE YAZILARI
10 Ekim 2026 Yazarlar
09 Ekim 2026 Yazarlar
08 Ekim 2026 Yazarlar
02 Ekim 2026 Yazarlar